23 Temmuz 2012 Pazartesi

Medya Planlama Sunumu

21 Temmuz 2012'de İstanbul Business School (IBS) dijital pazarlama micro-MBA programı için hazırladığım, İnternet'te medya planlama ve dijitalin bir uzantısı olarak offline (geleneksel) medya planlamanın kullanılmasına dair sunumu paylaşıyorum. Katılımcılar, sonda yer alan 6 senaryodan 1'ini seçerek, medya planlama hazırladı. Senaryoları tek tek değerlendirdik ve medya planlamalarını geliştirecek fikirler üretmeye çalıştık.
 

Online Pazarlama ve Geleneksel Pazarlama Sunumu

12 Temmuz'da Bilgi Üniversitesi'nde düzenlenen 2. Sosyal Medya Uzmanlığı sertifika programı sona erdi.
Derste, online pazarlamanın gelişimi ve geleneksel pazarlamanın bu süreçten nasıl etkilendiğini konuştuk. Sunuma, Dijitalist'te de yer vermek istedim. Şu zamana kadar yaptığım sunumların birçoğunu, SlideShare hesabımda bulabilirsiniz.

   

1 Temmuz 2012 Pazar

Facebook ile Yüzleşme


Bu yazı, Campaign Türkiye Blog'da yayınlanmıştır.


İnsanların akın akın Facebook’a üye olduğu zamanları hatırlıyorum. Uzun yıllar önce koptuğu ilkokul arkadaşları ile görüşenler, ilk aşkını bulanlar, eltisini ekleyenler, köpeğine hesap açanlar... Kısacası her canlı Facebook’u tattı.



O günden bu zamanlara her gün bir başka Facebook özelliği ile tanıştık. Bir anda reklam yüzü olduğumuzu fark ettik mesela. Nasıl engelleyebileceğimizi araştırdık. Sonra başka özellikler çıktı. Bazen yeniliklere dahil olmamıza dair bize de fikrimiz soruldu, genelde pek haberdar olmadık. (Facebook, yüklediğimiz bütün fotoğrafların haklarına kayıtsız şartsız sahip olan, bildiğim kadarıyla tek sosyal medya network’ü)

Markalar önce uzak durdu Facebook’tan. “Sosyal medya çoluk çocuk işi,” dediler. Sosyal medya uzmanları ayağa kalktı. Değişimin başlangıcıydı. Neyin ne kadar bilinmesi gerektiğine dair hiçbir ölçüt yoktu. Yani herkes, doğal olarak uzmandı. Ne var ki ortalık boşuna karışıyordu. Problem uzmanlarda değil, zamanlamadaydı.

Zaman geçti. Basında, bloglarda bolca sosyal medya yazıları yayınlandı. Ve bir sabah markalar, sosyal medyaya ağırlık vermeye karar verdiler. Ama öyle bir ağırlık verdiler ki, bu sefer de ezilme tehlikeleri yaşandı.

Kim daha uzağa ... yarışına dönen takipçi ve hayran sayıları, yavaş yavaş yerini interaktif iletişime bıraktı. Takipçilerin birer insan olduğu ve bir markayı sadece sevdiği için takip edeceği anlaşıldı. Yani sosyal medyanın yeni nesil halkla ilişkiler olduğu fark edildi. Dijital PR’ın ciddi ciddi konuşulması da bu döneme rastlar.

Diğer yanda Facebook ile sosyal ticaret konuşuluyordu. Markalar, iletişimde oldukları kişilerin ayaklarının alıştığı Facebook’a bir dükkan daha açmayı mantıklı buldu. F-dükkanlar açıldı, esnaf oturup kapısının önünde FarmVille oynamaya başladı. Sonra kepenkler tek tek indi, inmeye de devam ediyor.

Bu arada Facebook halka arz edildi. Düşünülenden biraz daha düşük performans ile devam etti. GM, Facebook’tan reklam bütçesini çekti. Bu arada bu hikayede bunun ne işi var bilmiyorum ama, Zuckerberg dünya evine girdi.

Derken markalar, binbir emekle bir araya getirip iletişimi devam ettirdikleri hayranlara seslenemez oldular. Yarışma yapmak yasak, indirim duyurmak yasak, “bizi like edin” görseli kullanmak yasak derken; mecbur reklam işlerine girişildi. Aradan zaman geçti. Analizler ile yüzleşmeye hazır yönetimler, Facebook kaynaklı dönüşüm ve sepet büyüklüklerine baktılar. Bakakaldılar.

Bir gün, her post’un altına erişimini gösteren bir bölüm eklendi. Reklam yapmadan iletişim kurmaya harcanan emek sorgulanmaya başlandı.

En ilginci de, Facebook grupları Facebook üyesi olmayanların erişimine kapatıldı. Facebook, küçükken evimize misafirliğe gelip akşama kadar inatla en sevdiğimiz oyuncaklarla oynayan çocuk gibi davranmaya başladı. “Ne de olsa senin oyuncağın, sen hep oynarsın,” dedi ama o iş öyle olmadı.

Bu hikâye nereye gidiyor, birlikte göreceğiz. Elbette düşüncelerim var ama zaman en iyi cevap değil mi sizce de?

27 Haziran 2012 Çarşamba

İkinciyi Geçen Kaçıncı Olur?*

Tüm mecrayı tek tek geride bırakan İnternet’in, Amerika ve İngiltere’de en çok harcama yapılan mecra hâline geldiği sık sık konuşuluyor.

Türkiye’de de farklı bir noktaya ilerlemiyoruz aslında. Bence genel anlamda, 5 yıl kadar geriden gidiyoruz iki ülkeye oranla.



Bu durumda biz İnternetçiler, “online, diğer mecrayı geride bırakacak” dediğimizde, “online, tüm mecrayı yok edecek” diyormuşuz gibi algılanıyor. Aslında sürekli, "mecra değişecek ve web ile entegre olacak" diyoruz. Ki gayet de öyle oluyor. Geleneksel dergilerin tek tek online versiyonları açılıyor. Bilgi Üniversitesi’nde düzenlenen Sosyal Medya Uzmanlığı Sertifika Programı’nın ilkinde yaptığım dijital PR sunumunda da belirttiğim gibi, "her mecra, kendinden öncekileri değişime sürükler." İnternet'in yaptığı da tam olarak budur: Değişim. Ve sona erdirmek ile değiştirmek arasında net bir fark vardır.

4 yıl kadar önce, bir markanın lansmanını organize ediyorduk. Online PR yeni yeni konuşulmaya başlanan bir terimdi. Davetliler belirlenirken büyük bir problem fark etmiştik: Basın mensupları, blogger’lar ile bir arada olmak istemiyordu.

Günümüzde bu durum neredeyse tamamen geçersiz. Basın toplantılarında blogger’lar da yer alıyor. Blogger’lar geleneksel dergilerde yazmaya başladılar. Yani geleneksel dergiler, İnternet’e yakın duruyor. (Bu durum dergilere özel değil. Bir daha TV izlediğinizde, reklamların yüzde kaçının İnternet'e atıfta bulunduğuna dikkat edin.)

Brian Solis’in, değişime direnen markalar için yayınladığı “What’s Your Promise” yazısını okumanızı öneririm. Özellikle son paragrafı manifesto niteliğinde.

- Alıntıdır -
You are reading this because you believe in something more than what you’re doing today. While you fight for change within your organization, remember to aim for a higher purpose. Organizations that strive for innovation, imagination, and relevance will outperform those that do not. - Change will only happen because you and other internal champions see what others can’t and will do what other won’t.

Bunu okuyorsunuz çünkü, bugün yaptığınızdan daha fazlasına inanıyorsunuz. Firmanızda değişim yaşanması için çaba gösterirken, daha yüksek bir amacı hedeflemeyi aklınızda tutun. İnovasyon, hayalgücü ve geçerlilik için çaba gösteren firmalar; çaba göstermeyenlerden daha üstün olacak. – Değişim sadece; siz ve firmanızdaki yetenekli kişiler, başkalarının yapamadıklarını gördüğü ve başkalarının yapamadıklarını yaptığı için gerçekleşecektir.

*Cevap: 2 (iki)

13 Haziran 2012 Çarşamba

Google Drive Nasıl 5 GB Alan Veriyor?


İnternet’te o kadar çok şey bedava ki, Orhan Veli bugün Bedava şiirini yazsa teması bence İnternet olurdu. YouTube’a video yüklüyoruz, Facebook’a fotoğraflarımızı... Tweet atmak bedava, Google’da arama yapmak bedava...

DropBox’ı kullananlar için yeni bir konu sayılmasa da Google Drive, cloud (bulut – yani dökümanların İnternet’te bulunup, istenilen bilgisayardan ulaşılabilmesi) sisteminde büyük bir adım. Peki herkese 5 GB alanı ücretsiz olarak veren Google ve diğer İnternet şirketleri, depolama maliyetlerinin altından nasıl kalkıyor?


Intel’in kurucularından Gordon Moore’un öne sürdüğü Moore Yasası burada devreye giriyor. Moore Yasası, bilgisayar işlem gücü fiyatının iki yılda bir yarıya indiğini, bundan daha büyük bir hızla da depolama maliyetlerinin azaldığını söyler. Yani her geçen yıl, içerik depolamanın ve yayınlamanın maliyeti düşmektedir. Anlaşılan o ki, e-ticareti yükselten trendin tek sebebi geleneksel mağazanın maliyetlerinden kurtulmaya çalışmak değildir. Arka planda bu tür teknoloji maliyetleri de azalmaktadır.

Dönelim Google Drive’a. Veri depolama maliyetleri düşse bile, “bedava” değil. Burada, Drive’ın 5 GB ücretsiz alan sunması için başka sebepler de devreye giriyor:

• Drive kullanmaya alışan biri, fizikî bir diskin riskine girmemeyi tercih edecektir. Çalınmayan, kaybolmayan, eskimeyen ve yedeklenmesine gerek olmayan bir disk. Drive bir başlangıç adımı. Devamına geçen kişiler 80/20 kuralına (Pareto İlkesi) göre büyük olasılıkla ücretsiz alan kullanımının maliyetini kurtarıyordur.
 ChromeBook’lara alışmak için önemli bir adım da Google’ın bulut sistemine geçmek olsa gerek.
• Google neredeyse herkes için bir lovemark. Sadece eski bir Google çalışanı olarak değil, İnternet’i seven herkes gibi benim için de Google’ın ayrı bir yeri var. Üstelik Google’ın bu kadar seviliyor olması, dosyalarımızın güvenliğine dair tüm soruları kafamızdan siliyor.

Gmail’in ilk açıldığı dönem, yanlış hatırlamıyorsam 2 GB kapasitesi vardı. Şimdilerde 10 GB’a kadar yükseldi. Google, benzer bir artışı Drive için de yapabilir. Göreceğiz.

Henüz Drive ile tanışmamış olanlar, Drive sayfasını ziyaret edebilirler.