sosyal ticaret etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sosyal ticaret etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ocak 2013 Cuma

Call of Duty'i Neden Like Ediyorum?

Facebook'u mesajlaşma dışında pek kullanmam. Ara sıra gerçekten kafa dağıtmak istiyorsam, newsfeed'de en güncel post'lara bakıp çıkıyorum. Pek tepki aldığım sosyal ticaret konularına girmeyeceğim. Mevzu başka.

Bazı markalar onları like etmemizi istiyor, para verip hedefliyorlar yani. Şahsen kabul etmiyorum. Bir kere bile etmedim.

Ama bazı markalar var ki, (birkaç screen shot ekleyeyim) beni hiç hedeflemedi. Onlardan haber almak istedim ve arama yapıp like ettim.

 

Başlıktaki konuya gelirsek, Call of Duty'i de (Ubisoft'u yani) takip ediyorum. Gördüğüm kadarıyla günde 1-2 içerik paylaşıyorlar. Newsfeed'de her gördüğümde, mutlaka bakıyorum. Bazen like ediyorum. Zorlamadıkları halde.


Peki neden bazı markalar like etmem için uğraşırken, diğerlerini kendim search edip like ediyorum?
Bir Facebook kullanıcısı, bir markayı gerçekten neden like eder?

Elimde bununla ilgili bir araştırma yok. Ancak ortada bazı gerçekler olduğu aşikar;
  • bir marka ile hikayeniz varsa (Logitech'in yedek parça konusundaki hassasiyeti ve yardımı)
  • bir markayı bir şekilde seviyorsanız (Samsung sevgimi bilmeyen kalmadı sanırım)
  • bir marka sizinle faydalı içerik paylaşıyorsa (Sephora ve makyaj videoları)
  • bir marka sizi eğlendiriyorsa (Ubisoft ve RockStar Games)
o markayı takip etmek ticari bir ilişkinin ötesine geçiyor.

Yarışmalar, havuçlar kısa süreli deneyimler. Asıl mesele, sevilmeye değer bir marka olmakta. Yarışma bittikten sonra takipçilerin unlike etmeyeceği, "önceden neden takip etmedim ki?" diyecekleri bir dünya yaratmakta.

Sosyal medyanın gerçek amacı budur. Tüketici ile mesafeleri kaldırmak ve bir arada olabilmek. Saptırmayalım.

Elinde konuya dair araştırma bulunanlar paylaşabilirse mutlu olurum.

1 Temmuz 2012 Pazar

Facebook ile Yüzleşme


Bu yazı, Campaign Türkiye Blog'da yayınlanmıştır.


İnsanların akın akın Facebook’a üye olduğu zamanları hatırlıyorum. Uzun yıllar önce koptuğu ilkokul arkadaşları ile görüşenler, ilk aşkını bulanlar, eltisini ekleyenler, köpeğine hesap açanlar... Kısacası her canlı Facebook’u tattı.



O günden bu zamanlara her gün bir başka Facebook özelliği ile tanıştık. Bir anda reklam yüzü olduğumuzu fark ettik mesela. Nasıl engelleyebileceğimizi araştırdık. Sonra başka özellikler çıktı. Bazen yeniliklere dahil olmamıza dair bize de fikrimiz soruldu, genelde pek haberdar olmadık. (Facebook, yüklediğimiz bütün fotoğrafların haklarına kayıtsız şartsız sahip olan, bildiğim kadarıyla tek sosyal medya network’ü)

Markalar önce uzak durdu Facebook’tan. “Sosyal medya çoluk çocuk işi,” dediler. Sosyal medya uzmanları ayağa kalktı. Değişimin başlangıcıydı. Neyin ne kadar bilinmesi gerektiğine dair hiçbir ölçüt yoktu. Yani herkes, doğal olarak uzmandı. Ne var ki ortalık boşuna karışıyordu. Problem uzmanlarda değil, zamanlamadaydı.

Zaman geçti. Basında, bloglarda bolca sosyal medya yazıları yayınlandı. Ve bir sabah markalar, sosyal medyaya ağırlık vermeye karar verdiler. Ama öyle bir ağırlık verdiler ki, bu sefer de ezilme tehlikeleri yaşandı.

Kim daha uzağa ... yarışına dönen takipçi ve hayran sayıları, yavaş yavaş yerini interaktif iletişime bıraktı. Takipçilerin birer insan olduğu ve bir markayı sadece sevdiği için takip edeceği anlaşıldı. Yani sosyal medyanın yeni nesil halkla ilişkiler olduğu fark edildi. Dijital PR’ın ciddi ciddi konuşulması da bu döneme rastlar.

Diğer yanda Facebook ile sosyal ticaret konuşuluyordu. Markalar, iletişimde oldukları kişilerin ayaklarının alıştığı Facebook’a bir dükkan daha açmayı mantıklı buldu. F-dükkanlar açıldı, esnaf oturup kapısının önünde FarmVille oynamaya başladı. Sonra kepenkler tek tek indi, inmeye de devam ediyor.

Bu arada Facebook halka arz edildi. Düşünülenden biraz daha düşük performans ile devam etti. GM, Facebook’tan reklam bütçesini çekti. Bu arada bu hikayede bunun ne işi var bilmiyorum ama, Zuckerberg dünya evine girdi.

Derken markalar, binbir emekle bir araya getirip iletişimi devam ettirdikleri hayranlara seslenemez oldular. Yarışma yapmak yasak, indirim duyurmak yasak, “bizi like edin” görseli kullanmak yasak derken; mecbur reklam işlerine girişildi. Aradan zaman geçti. Analizler ile yüzleşmeye hazır yönetimler, Facebook kaynaklı dönüşüm ve sepet büyüklüklerine baktılar. Bakakaldılar.

Bir gün, her post’un altına erişimini gösteren bir bölüm eklendi. Reklam yapmadan iletişim kurmaya harcanan emek sorgulanmaya başlandı.

En ilginci de, Facebook grupları Facebook üyesi olmayanların erişimine kapatıldı. Facebook, küçükken evimize misafirliğe gelip akşama kadar inatla en sevdiğimiz oyuncaklarla oynayan çocuk gibi davranmaya başladı. “Ne de olsa senin oyuncağın, sen hep oynarsın,” dedi ama o iş öyle olmadı.

Bu hikâye nereye gidiyor, birlikte göreceğiz. Elbette düşüncelerim var ama zaman en iyi cevap değil mi sizce de?

5 Aralık 2011 Pazartesi

Sosyal Ticaret ve Ego Problemi

İnsanlar ne aldıklarını neden sosyal medyada paylaşır?

1968 yılında Andy Warhol, “Birgün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak” dedi. Yıl 2011, sosyal medyadaki herkes sürekli ünlü. Ve her ünlü, takipçilerinin kararlarını etkileyebilmek ister. Ben övdüm diye birinin Sennheiser kulaklık alması, egom için iyi bir besin kaynağı olsa gerek.

İkinci sebep ise, sosyalleşme ihtiyacımız. İnternet’i hayatımıza entegre ettik ve en sıradan konuşmalarımızı bile sosyal medyaya taşımaya başladık. E bu durumda, az önce Fenerbahçe – Beşiktaş bileti aldığınızı neden arkadaşlarınız bilmesin ki?

Ve son olarak da havuç faktörü. İndirim/Hediye kazanmak için, markaların sosyal medya kampanyalarına dahil oluyoruz. “Bu mesajı like et, %5 indirim anında senin” Kampanya ilgimi çekiyor, dâhil oluyorum ve belki de konu ile alakam bile yok.


Düşünmek gerek... Satın aldıklarımızı paylaşırken ne kadar dürüst davranırız? Biraz abartıp, doğrudan sapma olasılığımız nedir? Ya da gerçekten aldıklarımızın ne kadarını paylaşıyoruz?

Dünya ne kadar değişirse değişsin, olup bitenler içgüdülerimizin pek de umrunda değil. Hayatta kalma, topluma kabul edilme, ideal eşi bulma ve ona kendini beğendirme gibi itici güçler var.

Kısacası, 5 liraya kulaklık almışken, sırf arkadaş çevremle uyumlu olmak için Sennheiser aldığımı yazabilirim. Böylece, sosyal ticaret (social commerce) uygulamalarının beni yanlış segmente edip, yanlış hedefleyip durmasına sebep olurum.

Yıllardır focus group, anket, vb. çalışmalarla insanları anlamaya çalışan araştırmacılar, x% hata payını kabullenmişti. Üstelik insanlar, tanımadığı insanlarla ya da tek başınayken soruları cevaplamasına rağmen. Şimdi arkadaşlarımızlayız, tanımadığımız insanlar da hakkımızda fikir edinebiliyor ve yine de 100% dürüst davrandığımız varsayılıyor. Oysa ufacık bir pembe yalan bile, sosyal ticaretin hassas çarklarına çomak sokuyor.

Sosyal ticaret uygulamalarının semantik yapısı, aklımızdan geçenleri ve hislerimizi ölçebildiği gün düzgün çalışacak. O zamana kadar, büyük umutlar beslememek gerek.